Bir kurbağayı kaynayan bir kova suyun içine direkt olarak atarsanız, kurbağa refleks olarak kovadaki sıcak suyun içinden fırlar ve kendini kurtarır. Fakat kurbağayı oda sıcaklığında bir kova suyun içine koyup, ateşi yakar ve sıcaklığı yavaş yavaş yükseltirseniz kurbağa sıcaklığı artan suya adapte olmaya başlar hatta bunu bir konfor olarak görür. Ve su yeterli sıcaklığa ulaştığı zaman ise kurbağa artık çaresiz bir şekilde, hiçbir şey anlamadan suyun içinde can verir. Bu durum sosyoloji ve kitle psikolojisinde “Haşlanmış Kurbağa Sendromu” olarak adlandırılır.
Bu deneyi neden anlattığımı sorarsanız, günümüzde birçok ülkede olduğu gibi özellikle Türkiye’de buna benzer bir durumu birebir yaşamaktayız. İçinde bulunulan toplum bir kova suya benzetilirse modern hayat ve her gün maruz kalınan sistem bizleri yavaşça ısınan su gibi içine hapseder. Hatta toplumun belirli bir kesimi için konfor verici bile sayılabilir. Toplumdaki egemen sınıflar ise sıcaklığın derecesini yavaş yavaş yükselterek bu düzene adapte olmamızı kolaylaştırır. Enflasyon yavaşça yükselir, vergiler yavaşça artırılarak hayatımızın her alanına girer ve adaletsizlik normalleşene kadar milim milim artırılır.
Oysa ki insanlara bir gecede, toplum düzeninin ve yönetimin değişeceğini, ekonomik yükümlülüklerin olması gerektiğinden fazla artırılacağı, adaletin ortadan kalkacağını, toplumu oluşturan sınıflar arasındaki farkın devasa boyutlara ulaşacağını söylerseniz, aynı kaynayan suya atılan kurbağa gibi insanlar bu duruma tepki gösterir ve bu düzenden uzaklaşmaya, kitlesel tepkiler oluşturmaya çalışır.
Fakat toplumsal değişiklikler yavaş yavaş dayatılarak toplumun adapte olması sağlanırsa insanların adaptasyonunu profesyonel bir şekilde yönlendiren manipülatörlerin de etkisiyle su yavaşça ısıtılmaya başlar ve deneydeki kurbağa gibi içinde bulunduğumuz ortamın şartlarında sessizce can veririz.
Yavaşça ısınan suya adapte olan kurbağa gibi bu düzene adapte olan bireylerde oluşan sürü psikolojisi ile toplumda yalnız değilim, herkes benimle aynı durumda düşüncesi oluşur. Bu durumu kabullenmek istemeyen ve tepki göstermeye çalışan bireyler de toplum tarafından “Bu düzeni sen mi değiştireceksin?”, “Ne yapabiliriz ki? Elden bir şey gelmez.” gibi kabullenilmiş algılarla baskılanır ve susturulur. Bu kültür insanın sorgulama yeteneğini, liderlik ve bireysel uyanışını yavaş yavaş frenleyerek kaderine razı olan, her türlü manipülasyonu olağan akışta karşılayan bir toplum oluşur.
————————————————-
Çeyrek yüzyıldır Türkiye’de yaşanan toplumsal değişim tıpkı bu deneydeki gibi şekillendi. Toplum içindeki belirli bir kesimin daha önceki dönemlerde yaşadığı sıkıntılar kullanılarak ve insanların duyguları manipüle edilerek toplumda kabul gören bir yönetim oluşturuldu. Kendi emellerine ulaşmak isteyen bu yönetim cenahı tabi ki kendisine tepki göstermeyecek, içinde bulunduğu her durumu şükürle kabul edecek bir insan topluluğu oluşturmalıydı. Yoksa iktidarı kısa sürerdi.
Bunun için de yapılan tüm değişimler insanlara fazla acı hissettirilmeden yavaşça yapıldı. Bu durumu fark etmek şöyle dursun toplumdaki özellikle belirli bir kesim için bu bir konfor alanıydı ve konfor alanlarını korumak isteyen bu kesim kendi içindeki manipülatörleri doğurarak adeta bin bir gece masallarıyla toplumu uyutmakta da gayet başarılı oldu.
Eğitimden sanata, güvenlikten hukuka insanları yozlaştırılarak, içi boş bir toplum oluşturmayı başardılar. Yapay ve uydurma gündemlerle oldukça meşgul olan halk ise suyun ısındığını hissedemeden ülkenin yönetim şeklini bile değiştirdiler. Halk fakirleştikçe elinde olana daha çok şükretmeye, olanı biteni görmezden gelmeye başladı. Adalet zayıfladıkça yapılan zorbalıklarda, cinayetlerde, işlenen suçlarda bile sanıklar masum; ölen, haksızlığa uğrayanlar suçlu oldu. Eğitim azaldıkça kolay yoldan para kazanmayı meslek edinip adeta soytarılıkla hayatını sürdüren ve insanlara ahkam kesen yeni meslek grupları türetildi. Bunları örnek alan gençler ise yozlaşmanın ilk kurbanları oldu. Zalimler mazlum, mazlumlar zalim olarak görüldü.
Ama asıl tehlike suyun ısınması -bu olumsuzlukların bize yavaşça dayatılması- değil, suyun sıcaklığına -değişimlere- alışılmış olmasıydı. Ve artık hepimiz suyun dibine doğru yavaşça ilerleyen kurbağalar gibiyiz, hareketsiz, tepkisiz…
————————————————————-
Topluma, tüm bu değişimler daha önceden yazılmış bir senaryo gibi uyarlanırken gemisini yürüten kaptan oldu. Servetine servet katan yöneticiler ve sülaleleri, adeta bir hanedanlığı tekrar kurmak istercesine kirli işlere alet olmaktan da geri kalmadılar. Yönetimin en önemli kademelerine her türlü usulsüzlükte parmağı ve katkısı olan kişileri getirerek babalarının çiftliği gibi yönetmeye başladılar ülkeyi.
1923-38 döneminde yoklukla ve büyük ideallerle, tamamen yerli sermaye ile kurulan tüm işletmeler zamanında savaş meydanlarında yendiğimiz yedi düvele tek kalemde satıldı. Bir taraftan mazlumun yanındayız rolleri kesilip, timsah gözyaşları dökülürken; bir taraftan o mazlumlara bu zulmü yapanlarla masa altından iş birliği yaptılar. Ülkenin içini boşaltırken kasaları da boşalttılar. Ve gözümüz aydın nur topu gibi tam 1,5 milyar dolarlık bir borcumuz daha oldu. Bu borç ta uluslararası mahkemeler tarafından verilen usulsüzlük ve hırsızlıkların cezası.
Peki bu cezayı kim ödeyecek? Söyleyeyim canım kardeşim; sen, ben, bizim gibi milyonlar, çocuklarımız, hatta torunlarımız… Kahramanlıklarla yazılan, şanlı tarihimize hırsız yaftası yapıştıranların elini, eteğini öpmeye devam edenler ödeyecek. Peki hırsız yaftasının ağırlığını, utancını atalarına karşı nasıl ödeyeceksin? Çocukların, torunların bize bu utancı yaşatanlara nasıl göz yumdun diye sordukları zaman nasıl cevap vereceksin hiç düşündün mü?
Düşünemezsin tabi. Çünkü insanı diğer canlılardan ayıran belki de en önemli özellik olan düşünme yeteneğini de aldılar elinden. Düşünmeden, sorgulamayan mutant bir toplum oluşturarak, insanı insan yapan tüm özelliklerini yok ettiler.
Ve hepimize yavaşça ısınan suyun içindeki kurbağa gibi farkında olmadan ölmeyi layık gördüler.

YORUMLAR